Tıpın belki de en genç dallarından biri "Plastik Cerrahi", en azından sistematik hale gelmesi 1-2 yüz yıl öncesine rastlıyor. 1-2 yüz yıl önce sistematik hale getirilip yakın geçmişe kadar aslında yaralanmalarda insanlara faydalı olmak için kullnılmış plastik cerrahi. Tabi zamanla "Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" düsturu gereği yarası falan olmayan ama "niye bana da yapmıyorsunuz, benim neyim eksik" diyenler olmuş. Neyse haydi sus payı için yapmışlar bir iki estetik operasyon, ardından bu sefer de "ışığı gören gelmiş" düsturu gereği önüne gelen "Ben de isterim" demiş. Bakmışlar talep çok, para veren falan da var, tamam "voleyi vurduk" deyip bu işi sektör haline getirmişler. Günden güne de büyümüş ve günümüze kadar gelinmiş. Artık günümüzde o kadar önemli bir alan haline gelmiş ki bazan "İnsanlar plastik cerrahi gelişmeden önce nasıl yaşıyorlarmış, vah vahhh hayat şartları çok zormuş eskiden." diyecek oluyorum. Zira öyle ki neredeyse estetik operasyon geçirmeyen kalmadı, neredeyse estetik olmayanları ayıplanıp dışlayacak hale geldik. Neyse ben bu noktada en azından tedarikliyim. 3,5 yıl önce burnumdan estetik olduğum için en azından dışlanma sorunum yok. Estetiği hala yanlış bir şey olarak gören geri kalmış (!!!) kişilere de "Basketbolculuk dönemimde burnum 3 yerinden kırıldı ve kırıklar için mecburi estetik oldum" açıklamasını yaparım geçinir giderim. Size de tavsiyem hemen bir bahane bulup bıçak altına yatın, modayı takip edin bu noktada sakın eksik kalmayın...
İşte plastik cerrahi bu şekilde büyüyüp yaygınlaşınca, 1973 de bir kaç bilim adamı "insanların canı can da hayvanların, bitkilerinki patlıcan mı?" demiş ve biraz da onlara estetik yapalım demişler. İlk olarak tek hücrelilerden, bakteriden başlamışlar kurcalamaya. "Eee soran olursa bu bakterinin kurcalanmış hali için bir isim bulalım" diye düşünürken "Rekombinant Bakteri (recombinant bacteria)" deyivermişler. Sonra öyle ufacık bakteriyle uğraşmaktansabiraz da bitkilere el atalım demişler. Tabi onlar "şuramı buramı düzeltin" diyemedikleri için bilim adamları kendilerince denemeye başlamışlar. Mısıra el atmışlar, soyaya el atmışlar derken "ula bu işte deli para var" deyip işi ticarete dökmüşler. Mısırı, soyayı kurcalayıp, orasını burasını oynarken "ah şu Şeftali de erik gibi tüysüz, parlakcana olsaydı keşke" demiş birisi. Denemesi bedava deyip bu sefer erikle şeftaliyi karıştırmışlar, kökten epilasyon yapılmış şeftali çıkartmışlar ortaya. Hazır epilasyon yapmışken tavuklara da el atıp tavukları "dımdızlak" ortada bırakıp, tüysüz tavuk yapmış KFC'ye yollayıvermişler. Oydu buydu, şunu şununla karıştıralım bununla bunu birleştirelim derken birisi çıkmış "oyuncak ettiniz sebzeyi meyveyi, şimdi bunu yiyenlere ne olacak peki hiç düşündünüz mü ha?" demiş. Bir an durup düşünülmüş, estetikli ve kargacık burgacık hale gelen bitkileri, hayvanları yiyenlere ne olacaktı acaba? diye. Eee hadi bunu 1-2 insanda deneyelim deme imkanı da yok, zira bunu yiyenlerde etkiler yaklaşık 3 nesil sonra ortaya çıkıyor... "Hah en iyisi biz bitkinin, hayvanın sağını solunu kurcalayıp kurcalayıp, bu durumu çakmayacak ülkelere kaktıralım gitsin, sonra takip ederiz ilerde ne olacak görürüz" denilmiş. Özellikle de soyayı didiklemişler, sonra da tutmuş kaktırmışlar bunu bazı ülkelere, bir de beraberinde ağızdan ağıza "Soya sağlıklıdır, et yerine soya kullanın çok faydalı falan filan" diye de yaymışlar, beklemeye koyulmuşlar ohhhhh!!! değmeyin keyiflerine. Tabi ülkemizde 3-4 sene kadar önce bir anda Soya kullanımının yaygınlaşması, her yerde kıyma yerine soya kıyması kullanın edin diyenlerin çıkması, aynı dönemde İtalya'dan "hediye" olarak bedelsiz, çok cüzzi bedellerle soya fasulyelerinin gelmiş olmasının, bedava gelen başka sebze tohumlarının falan bu konu ile bir alakası kesinlikle yok... Ya da bir anda ortaya çıkan ilginç hastalıkların, hastalığa sebep olan virüslerin, kene v.s. gibi hayvanların, falan filanın bu konuyla kesinlikle alakası yoktur, kendiliğinden ortaya çıkmıştır onlar diye düşünüyorum, en azından umut ediyorum...
Neyse işte insanlara estetik yaparız, orasıyla burasıyla oynarız da diğerlerine yapmazsak ayıp olur deyip bir girişmişler, giriş o giriş. Bakalım torunlarımıza bu girişimlerin etkisi nasıl olacak, yeterse ömür bekleyip göreceğiz. Ancak şundan eminim ki insan asla akıllanmayacak; zaten insanların yaralarını düzeltip, sıkıntılarını gidermeyi öğrenen ancak devamında bunu ticaret için kullanıp resmen hobi haline, moda haline getiren, atomu parçalamayı bulup, çok ciddi büyüklükte enerji kaynağı bulmuşken bunu ilk bomba olarak kullanan, gen üzerinde yapılan çalışmalarla hastalıklara kısmen çare bulunmuşken, bunu tedaviden öte hastalık mikrobu, virüsü üretmeye kullanan insanoğlunun akıllanmasını beklemek pek de mantıklı gibi durmuyor...
Küçük bir not: GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)'dan doğabilecek değişiklikler yukarıda da okuduğunuz gibi en az 3 nesil sonra gözlemlenebiliyor. Bu teknolojinin çıkışını 1973 olarak alırsak şu an hala bu işlemden geçen organizmaların özellikle insanlardaki etkisi hiç bir şekilde bilinmemekte, ve sonucunda nasıl bir etki görülecek uzun yıllar daha soru işareti olarak kalacaktır.
23 Aralık 2008 Salı
Bitkiler ve Hayvanlarda Estetik Operasyon Var mı? Varsa Nasıl Yapılıyor?
Gönderen OmAr zaman: 13:31 1 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Bilim, Biyokimyasal araştırmalar, Estetik Operasyonu, GDO, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, merak ettim de, Soya, Tüysüz Tavuk, Tüysüz Şeftali, Yiyecekler
09 Aralık 2008 Salı
Paslanmış Elma Sevmez misiniz?
Bir süredir halk arasında "ff" diye de geçen "friendfeed" semalarında pusuda takılmaktayım. İlginç ve güzel muhabbetler dönmekte bol bol. Geçenlerde yine friendfeed semalarındayken Fikir Atölyesi'nden tanıdığınız Tunç'un şu yazısını okudum. Devamında yazıya özellikle "ff" üzerinde yapılan yorumları takip ettim. Sonrasında ise uzun zamandır kafamda dolanan bir fikir hortladı. Ardından da oturdum aşağıdaki yazıyı yazıverdim. Buyrun;
Hayatında hiç elma yememiş birisini tanıyor musunuz? Şahsen ben tanımıyorum ve zannetmiyorum ki tanıyanınız çıksın. Öyleyse hepimiz bir şekilde bir elmayı elimize alıp diş geçire geçire yemiştir. Benim için 5 - 6 yaş civarlarından itibaren elma yemek bir beslenme eylemi olmaktan çok merak sebebiyeti veren bir eylem olmuştur.
Gelin size de sorayım,
Cevabı bilenler vardır mutlaka, ama ben 0 dönemde cevap olarak "ye sen bir şey olmaz" ile yetinmek zorundaydım. Sonra büyüdük ortaokula geldik. Orada öğrendim ki "elma içerisinde bol miktarda demir bulundurduğu için, ısırdığımız kısımları havadaki oksijenle etkileşiyor. Sonucunda da demir oksitlenmiş oluyor ve renk kahverengimsi oluyor." (hatta o kadar ki içinde en fazla demir bulunan gıda elmadır, ıspanakta gram demir yoktur, bunu da lisede öğrendim :P)
Tabi bu cevap benim gibi bir bünyede cevap olmaktan öte daha çok, karın ağrısı birisine dönüşmeme sebep olmuştu.
"Eee yani basbayağı paslanıyor." demiştim.
Haydaaa... düpedüz paslanmış demir yediriyorlar bize desene...
Tabi ben bunu benim gibi merak dürtüsü pek olmayan arkadaşlarıma söylediğim anda ise çoğu bir daha elma yememeyi ve yerlerse paslanmış demir yedikleri için ölebileceklerini düşünmeye, söylemeye başladılar. Aslına bakarsanız düz bir mantıkla bakıldığında gayet haklı görünüyorlar, halis muhlis demir pası yemiş oluyoruz sonuçta.
Neyse sonuçta bu iki demir ve iki pas türü arasındaki farkı anlatıp iknaya uğraştım, bir ortaokul çocuğunun yapabildiği kadar...
Bu gerçeği, yani elmanın aslında paslanıyor olduğunu sokağa çıkıp halka söylediğinizde bir kısmı "hadi oradan salak mısın?", bir kısmı "ya kardeğim manyak mısın ne saçmalıyorsun?", başka bir kısmı ise "yani biz şimdi yıllarca paslanmış elma mı yedik?" deyip devamında "peki ne yapacağız şimdi, ölür müyüz önceki yediklerimizden dolayı?" benzeri cümleler sarfedecektir size. Çünkü hepimiz biliriz ki demir pası insanı öldürebilir, hatta öldürür. Ancak pek çoğumuz bilmez ki demir pek çok farklı yapıda, şekilde hayatımızda, hatta yaşamın temelinde yer alır.
İşte tüm insanlarda bulunan ve vazgeçilmez olan "önyargı" sonucunda bu karmaşa çıkıyor karşımıza. Paslanma eylemi hep kötü ve zararlı konular içinde geçtiği için paslanmayı da tamamen kötü olarak algılarız. Dedim ya Önyargı aslında bu.
Ama buna çok basit bir örnek daha vereyim.
Örneğim "önyargı"nın ta kendisi.
Evet evet, yazının başında bahsettiğim yazıya gelen yorumlarda hep şu mantık vardı: "Önyargılıyız, bu çok kötü bir şey."
Hayır kardeşim gayet de insancıl bir durum, önyargı dediğin şey aslında önfikrin ta kendisi. Yargımız var bir olay ile ilgili, olay olmadan önce. Aslında bir olaya dair aklımızdan geçen hemen her şey birer önyargı. Misal "kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçilmez", işte bu da bir önyargı. Daha önceden duymuşuz, öğrenmişşiz ve kırmızı ışık hakkında bir önyargımız var. Ya da "otobüse, dolmuşa binince parasını vermemiz gerekir." bunu biliriz ve otobüs, dolmuş yaklaştığında paramızı yavaştan hazırlarız...v.s.
Daha da önemli bir örnek aklıma geldi şu anda, "Bu yazıyı daha da uzatırsam, okuyanlara git gide işkence çektirmiş olacağım",
madem öyle, önyargılı olup yazıyı noktalayayım.
Önyargılar üzerine ileride yazacağım 2., 3. yazılarda görüşmek üzere :))
Gönderen OmAr zaman: 01:17 3 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Kişisel yorum, Çelişki, Önfikir, Önyargı, Önyargı iyi ya da kötü diyemeyiz
24 Kasım 2008 Pazartesi
Bebekler Doğarken Neden Ağlar???
Lafı dolandırıp sündürmeden, olayın kafanızda bir alt yapısını oluşturmadan direkt konuya gireceğim. Zira zaten zihinlere en azından bir defa da olsa uğramış bir soru bu;
- Bebekler doğarken neden ağlarlar?
Biraz da empati ile ve biraz önceki çıkarımımız ışığında bebekler açısından olayların gelişimine bir bakalım:
Kendinizi bir an karanlık bir yerde yatar halde buluyorsunuz öncelikle. Sonra bir bakıyorsunuz ucunun nereye gittiğini kestiremediğiniz bir şey çıkıyor göbeğinizden. Aaaaa!!! o da nesi, o bağdan size yemek memek ne lazımsa geliyor. Yani bir nevi yediğin önünde yemediğin arkanda durumu var. Tek yapmanız gereken keyf içinde yatmak. Arada can sıkıldığında tekme savur sağa sola, sonra keyf yapmaya devam et. Bunlarla birlikte bir taraftan da dışarıdan bir yerlerden sürekli sevgi dolu sözler, anlatılan masallar hikayeler... eee mekan zaten sıcacık, bir de sürekli yatış halindesin, iş yok güç yok, karışan yok, laf eden yok... ekmek elden su gölden varsa yoksa yat uyu, keyfine bak.
İşte hal böyleyken günün birinde yine sağı solu tekmelemece oynarken bir yerden soğuk geldiğini fark ediyorsun. "Nereyi açık bıraktınız kapatın uleynn" diye bir iki tepik daha fazladan atıyorsunuz. Tepikleme fayda etmiyor, üstüne üstlük zarar ziyana sebep oluyor. Bu sefer soğukla birlikte ışık da gelmeye başlamıştır. İşler gittikçe karışır, o kargaşada bir an bir yere doğru çekilmekte olduğunuzu fark edersiniz ve bir anda ne oluyor, ne bitiyor diye olayın şaşkınlığı içinde kalakalırsınız. İşte tam o anda bir tokat hissedersiniz ve anlarsınız ki sizin keyf çattığınız mekanınızdan kapı dışarı edilip, oradaki rahatınızı mumla arayacağınız Dünya denilen yerdesiniz. Haliyle de o tokat sonrasında olaya vakıf olur ve basarsınız çığlığı, başlarsınız zırlamaya, ağlamaya.
Biraz daha etraflıca düşününce, zırlamakta, ağlamakta pek de haksız olmadıklarını söyleyebiliriz, nedersiniz?.. :))
Gönderen OmAr zaman: 23:56 5 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Anne karnı, Benekler, doğum, Dünya, Empati, merak ettim de
30 Eylül 2008 Salı
Nerede O Eski Ramazanlar? - Bakin Orada Duruyor ya İşte...
Evet evet ya tam orada, sorduğunuz yerde duruyor. Hatta sizi çevrelemiş halde. Hep de oradaydı, bir yere gitmiş değildi. "Bizim zamanımızda", "Vakt-i zamanında" şeklinde başlayarak anlatılan bayramlar aslında hala, tam da aynı yerinde duruyor. Fakat insanın bir numaralı özelliklerinden biri devrede olduğu için bu şekilde girişleri olan cümleleri bayramlarda sürekli duyuyoruz, söylüyoruz. Bu üstün özelliğimiz gereği olumsuz bir durum oldu mu hemen ilk iş kendimizi olaydan ayırır dışında tutarız. "Olayın asıl sorumlusu şu", "Aslında tamamen bu yüzden" falan filan... Bu sebep bulmacalar uzar gider her defasında ama ne hikmetse hep sanki birisi bize gelip şöyle bir olay var sebebi nedir diye sormuş gibi çıkan sonuçlarin bir tanesinde bile kendimiz rol almayız. Alsak da başrol bize düşmez hiç. Duyarsınız, görürsünüz hep televizyonda bayram programlarında, "Eskiden şöyle güzel programlar yayınlanırdı televizyonlarda" ve benzeri sözleri. Eee kardeşim tamam güzel diyorsun da o programı yap biz de izleyelim. Televizyonda program yapıyorsun elinde içeriği ve formatı düzenleme imkanı var; "heey gidi" diyeceğine, saçma sapan konuklar ya da içerikler sunacağına yap o dediğin programı, eski bayramlar için sen üzerine düşeni yapmış ol gerisi bize kalsın...
"Ama öyle yaparsam da izlenme oranı düşüyor, reklam geliri azalıyor...v.s."
Şu olay aklıma geldi bakın;
"Diyojen bir gün İskender'le birlikte iken İskender:
- Dünyaya tekrar gelme şansım olsaydı Diyojen olmak isterdim, der.
Diyojen'se:
- Neden dünyaya yeniden gelmeyi bekliyorsun, şimdi ol, diye karşılık verdi.
İskender:
- Ama henüz fethetmem gereken yeni ülkeler var, dedi."
"Heey gidi hey, eskiden bayramlarda tek tek büyüklere ziyarete gidilir, bayramlaşılırdı. Şimdi kapı komşusuna bile gitmiyor insanlar."
Eee sana gelen yoksa durma sen git büyüklerine, olmadı küçüklerine. Ya da çık kapıdan yan dairenle başla ziyaretlere. Tanımıyorsak da tanışmış olunur. Ne kaybedilir? Zaman? Onu zaten evde yatarak kaybediyoruz, pek bir değişiklik olmaz. Ancak kazancın olma ihtimali çok yüksek.
Her yıl bana cidden gına getirir, herkesin ağzında sakız olur bu konu. "Eski zamanda şu vardı bu zamanda şu yok." Tamam işte sen yine yapmaya devam et ki, aynısı olmasa da ucundan kıyısından benzeri olsun bir şekilde.
Kısaca başta da dediğim gibi olayları sanki uzaydan gelmişiz gibi kendimizden soyutlayarak değil de, tam aksine olabildiğince kendimizi de içine katarak değerlendirirsek ve bizzat çaba sarfedersek illa bir gün karşımızdakilerin de farkına varmasını sağlayabiliriz. Haa şunu da diyeyim bu kadar asıp kesiyorum ama ben de bunu yapabiliyorum diyemem, ama en azından deniyorum. Sizde en azından "şöyle yapılmıyor, böyle edilmiyor" demek yerine kendiniz yapmaya çalışın, deneyin.
Hıncal Uluç'un şu anısı ile bitireyim:
"Londra'da bir arkadaşımla sabah erkenden saat kulesinin karşısında bir cafede buluşacaktım. Saat kulesinin oraya geldim fakat yeri bulamadım. Biraz da geç kalmışlığın telaşı vardı. O telaşla saat kulesinin karşısında ayakkabı boyayan yaşlı bir adama yanaştım: -Şu şu cafe nerede acaba? Adam kafasını kaldırdı ve gülümseyerek: - Size de günaydın!!!, dedi"
meraklı not: Şu sıralar yeniden yazmaya başladım görüldüğü üzere ancak eleştirimsi şeyler yazıyorum. Eğlenceli ve farklı içerikli yazıları da yazarım ama hele dökeyim içimdekileri gerisi gelir artık, en azından öyle umuyorum :P :P
Gönderen OmAr zaman: 18:02 3 yorum Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Eski bayramlar, Eski bunlar, Eski Ramazanlar, Eski şunlar
28 Eylül 2008 Pazar
Hayvanlardan Üstünüz Zira Düşünebiliyoruz, Eee Düşünüyoruz da Ne Oluyor??
Geçtiğimiz yıl kasım ayında başlamıştı aslında bu merakım, ardından da bundan hemen önceki yazım sayesinde yine depreşti. Hatta İraden mi Var, Derdin Var başlıklı yazımda da değinmiştim bu konuya. Hep denir, "İnsan ırkı hayvanlardan daha üstündür, zira insanlar düşünebilen, iradesi olan varlıklardır..." Eeee tamam da kardeşim düşündük de ne oldu?? bu güne kadar elimize ne geçti?? Belki de biz kendimizi avutuyoruz," biz daha üstünüz "düşünebiliyorum, kim ne karışır istediğimi yaparım" diyerek, belki de hayvanlar da kendi içlerinden "Ohhh hayat şahane, dert yooook tasa yok, av bulursam tokum bulamazsam açım, aha bir bu var." diyorlardır.
Cidden düşünüyoruz da ne oluyor, başımız göğe mi eriyor? Yoo, göğe ermemesi bir yana daha beter oluyor. Kaşınıp durmuşuz hep, hala da öyle.
Başlangıçta ağaç kovuğunda falan yaşamış, ne bulursa avlamış yemiş insan. Ne güzelmiş işte. Zamanla gitmiş mağarada yaşamaya başlamış, avlanmayı kolaylaştırmak için taştan sopadan silah yapmaya başlamış. Her şey hala güllük gülistanlıkken, bulduğu hayvanı avlayıp yerken, bulamazsa oturup beklerken yetmemiş ateşi bulmuş. Maden falan işlemeye başlamış. Yahu yeter daha ne gerek var fazlasına dememiş, tarım yapmış. Eee tabi haliyle de mağara paylaşamamak, av yerleri falan sorun olmaya başlamış ve insanlar sürtüşmelere başlamış. Eee yetmemiş daha da kaşınmış o devirdekiler gitmiş ticaret yapmışlar. Üstüne bir de gidip parayı bulmuşlar, yazıyı bulmuşlar... Ohooo zaten senin tarla benim tarla senin ev benim ev sürtüşmeleri git gide senin köy benim köy, senin devlet benim devlete dönmüş. Sürekli bir şeyler bulunmuş, gitmiş adamın biri (arşimet de denebilir) kaldırma kuvveti diye bir şey bulmuş, karalar yetmemiş denizlere de el atılmış. Ülkeler oluşmuş biri demiş "ben güçlüyüm, şöyleyim böyleyim kralım laynn", "buyur istediğin bir krallık olsun" demişler. Kimisi de demiş "Hayır kral benim",bendim sendin derken almış başını gitmiş savaşlar. Bir yandan paraydı puldu, ticaretti şuydu buydu derken parasızlık diye bir kavram iyice belirmiş. Beraberinde açlık, sefalet, yoksulluk gelmiş. Buna zıt olarak da zenginlik, varlık, lüks de gelmiş. Bu ikisi birden olur da hırsızlık, eşkıyalık, dolandırıcılık şu bu eksik olur mu? Cık, olmaz. Neyse zaman ilerlemiş gitmiş barut diye bir şey çıkmış meydana. Getirin şundan savaşta yararlanalım belki fayda sağlar demişler, ohooo bir de bakmışlar "dadından yinmiyo" (bunu iyiye mi kötüye mi yorarsınız size kalmış ). Yetmemiş, madem koca koca gülleleri bu barut denilen zımbırtıyla fırlatabiliyoruz, ufacık bilyeleri rahat rahat fırlarırız, bir de böyle deneyelim deyip tüfek diye bir şey çıkmış. Sonra ulan rahat batıyor gidip şu dünyayı bir tur atıp geleyim denmiş ve yolda yeni bir kıtaya rast gelinmiş. Eee madem geldik ayak üstü sömürüvermeden gitmek ayıp olur diyerek yeni kıtaya el atıvermişler. Hazır başlamışken başka taraflarda da bulduğun yeri sömürüver yarışı başlamış. Orada da anlaşılamamış; "sen çok sömürdün accık da bana vir bakem" denilince olan olmuş. Sonrasında girivermişler birbirine kim var kim yoksa. Neyse bitirelim az mola verelim denilmiş, sonra mola bitince ikinci kez girmiş dünya birbirine. Bu arada kasap et derdinde koyun can derdinde, dünya birbiriyle şakalaşadururken adamın biri gelip demiş, "ben bir halt yedim, orasıyla burasıyla oynarken parçalayıvermişim şunu, siz bir baksanız, bir şeyler oluyor buna" demiş. Bakmışlar barut falan hikaye atomu kurcalayıp parçalamak şahane, biraz serpiştirmişler atomdan buldukları bir iki yere. Sonra yeter yorulduk herkes evine dağılsın denilmiş. Eve dağılınca elde avuçta olan şeyleri kurcalamaya başlamışlar. En başta da insanı. Bakmışlar gen diye bir şey var baya da şekilli mekilli bir şey, biz bunu bir kurcalayalım demişler. Orasını burasını kurcalarken bir de bakmışlar meğer baruta, atoma hiç gerek yokmuş genleri kurcalamak daha temiz sonuç veriyormuş. Hem arkasında iz de bırakmıyor, sorun da olmaz işte. Ayrıca bakalım işe yarayacak şeyler de yapabiliriz belki deyip sadece baruta alternatif için değil insanlara fayda için de kurcalamışlar. Ama bakmışlar denemek lazım, deneye deneye yapmak en güzeli uygulayalım bakalım insanlara hayvanlara demişler. Yol yordam da ayarlamışlar, biraz toz olarak yayarız mektuplara şuna buna koyup, yedikleri şeylerle yayarız olmadı keneydi şunla bunla yayar deneriz, diye düşünmüşler. Başlamışlar yaymaya, deneme yanılmaca oynamaya. Bunlar olurken bir de dur şu üstünde yatıp kalktığımız taş toprak nasıl oluştu, nereden çıktı geldi bir de onu kurcalayalım, getir kafa kafaya tokuşturuverelim şu atom denilen şeyleri, diyerek kolları sıvadılar yakın zamanda. Hoş sıvadıklarıyla da kaldılar şimdilik 2-3 ay daha.
Neyse hepsi bir yana, bu kadar şey oldu bitti de ne geçti elimize? ya da Ne geçecek? Bence kocaman hiç!!! yahu zaten şunun şurasında 100 - 105 yıl anca yaşarım (bizim sülale de en erken ölen kişi dedemmiş, o da 96 yaşında ölmüştü, ablasının biri 104 biri 106 yaşında veda etti buralara, o sebeple 100 ü bulursam şaşırmam :P) ağaç kovuğunda yaşasak, avlanarak yaşasak falan fena mı olurdu? Tertemiz hava, para derdi yok okul derdi, iş güç yok, küresel ısınma falan nedir bilmiyoruz, bilgisayar, bilgi alışverişi gibi şeyler yok, düşünün politikacılar bile yok, hatta siyaset diye bir şey hiç yok... Basit bir hayat, güçlüysen varsın zayıfsan yoksun, bitti bu kadar basit :P
Cidden bakıyorum da, ne kazandık bu kadar gelişerek? Ne işe yaradı?... İyiki zamanında Hindistanda "0"(sıfır) bulunmuş da bu sayede şimdi bu soruya verebilecek bir yanıt bulabiliyorum :))
not: Bu yazılanları karamsarlık, kötümserlik ürünü şeyler olarak görerek okumanızı tavsiye etmiyoruz. Farklı yaklaşımlar ile okumanız tavsiye olunur :P
Gönderen OmAr zaman: 05:44 2 yorum Bu kayda verilen bağlantılar